İstanbul’un kalbinde, yüzyılların ötesinden bugüne bakan bir tanık vardır: Galata Kulesi. Yalnızca taş ve harçtan yapılmış bir yapı değildir o; aynı zamanda şehrin ruhunun simgesidir. Kimi zaman denizcilerin yönünü bulduğu bir deniz feneri, kimi zaman gökyüzüne uzanan bir hayal kulesi olmuştur.

1348 yılında Cenevizliler tarafından inşa edildiğinde, kimse onun bir gün İstanbul’un siluetine bu kadar derin bir iz bırakacağını tahmin edemezdi. Fakat Galata Kulesi, tıpkı İstanbul gibi, zamana karşı dimdik durmayı bildi. Şehrin fetihlerini, yangınlarını, aşklarını ve sırlarını sessizce izledi. Her taşında bir hikâye, her katında bir nefes gizlidir.

Kulenin efsanelerinden biri, Hezarfen Ahmed Çelebi’nin kanatlarını takarak Üsküdar’a uçuşudur. O uçuş, sadece bir bilim denemesi değil, İstanbul’un hayal gücünün sembolüdür. Galata Kulesi o günden beri, gökyüzüne uzanan her bakışta aynı cesareti fısıldar: “Yeter ki inan, kanatların olur.”

Bugün kuleye çıkanlar, sadece bir manzara değil, geçmişle bugünü birleştiren bir duyguyu da görür. Boğaz’ın maviliği, Haliç’in ışıltısı, Sultanahmet’in kubbeleri… Hepsi Galata’nın sessiz tanıklığında bir tablo gibi birleşir.

Belki de Galata Kulesi’nin büyüsü tam da buradadır: Yükseğe çıktıkça yalnızca şehri değil, kendimizi de görürüz. Rüzgâr kulağımıza geçmişin hikâyelerini fısıldarken, biz de içimizdeki “uçmak isteyen” tarafla karşılaşırız.

Galata, bir kule değil; bir davettir. Zamanı aşmak, hayal kurmak ve İstanbul’u kalbinde hissetmek isteyen herkese açık bir davet…