İstanbul’un kalabalık sokaklarında yürürken, birkaç adımın altında başka bir dünya gizlidir: Yerebatan Sarnıcı. Şehrin altındaki bu serin, loş ve büyüleyici mekân, sanki zamanı yavaşlatmak için inşa edilmiştir. Her sütunu, her damlası, Bizans’tan bugüne akan bir hikâyeyi anlatır.
6. yüzyılda, İmparator I. Justinianus tarafından şehrin su ihtiyacını karşılamak için yaptırılan bu sarnıç, 336 sütun üzerine kuruludur. Her sütun farklı bir yerden getirilmiş, farklı bir geçmişin parçasıdır. Bu yüzden Yerebatan’a adım attığınızda, yalnızca bir yapıya değil, birçok dönemin sessiz birleşimine girersiniz.
Tavana vuran su yansımaları, taş sütunlarda dans eder. Sessizlik öylesine derindir ki, kendi adımlarınızın yankısı bile bir müzik gibi gelir kulağınıza. Su damlalarının sesi, yüzyılların kalp atışı gibidir.
Sarnıcın en gizemli köşesinde ise iki Medusa başı bulunur. Biri ters, diğeri yan… Mitolojiyle tarihin buluştuğu bu noktada, Yunan tanrıçalarının gölgeleri bile İstanbul’un efsanelerine karışır. Belki de bu başların asıl hikayesi, gücün değil, zamanın karşısında herkesin eşit olduğunu hatırlatmaktır.
Bugün Yerebatan Sarnıcı yalnızca bir tarih eseri değil, bir duygudur. Şehrin gürültüsünden kaçıp buraya indiğinizde, suyun sessizliği sizi sarar. Yüzyıllar boyunca aynı suyun, aynı taşların hâlâ nefes aldığını fark edersiniz.
Yerebatan Sarnıcı, İstanbul’un derinlerinde atan gizli bir kalptir. Yüzeyde hayat hızla akarken, o aşağıda sakinliğin ve sürekliliğin anlamını hatırlatır. Belki de bu yüzden her ziyaretçi, oradan çıktığında şehre biraz daha derin bir gözle bakar.
