İstanbul’un siluetine bakan herkesin gözleri, bir noktada mutlaka Süleymaniye’ye takılır. Şehrin tepelerinden birinde, gökyüzüne uzanan zarif minareleriyle yalnızca bir ibadethane değil, aynı zamanda bir denge sembolü gibi durur. Süleymaniye Camii, gücün ve tevazunun aynı kubbede buluştuğu bir yerdir.
Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle, Mimar Sinan’ın ustalık dönemi eseri olarak 16. yüzyılda inşa edilen bu yapı, yalnızca taş, mermer ve kubbeden ibaret değildir. Her detayıyla bir düşüncenin, bir inancın, bir mühendislik mucizesinin ifadesidir. Sinan, bu camide sadece mimar değil, adeta bir filozof gibidir; sessiz taşlarla konuşur.
Süleymaniye’ye adım atan herkes, dışarıdaki kalabalığın bir anda sustuğunu hisseder. Avludaki rüzgârın sesi bile saygılıdır sanki. Kubbenin altına geldiğinizde, sesin yankısı değil, sessizliğin büyüsü sizi sarar. İnsan, burada hem küçüldüğünü hem de yüceldiğini hisseder.
Günün farklı saatlerinde ışıklar kubbenin içinde dans eder. Sabahın serinliğinde yumuşak bir mavi, akşamüstü kızıllığında dingin bir altın tonu… Her biri Süleymaniye’nin yüzünde farklı bir ifadeye dönüşür. Bu yüzden İstanbul’u anlamak isteyen herkesin yolu bir gün mutlaka buraya düşer.
Süleymaniye yalnızca bir cami değil; bir bakış açısıdır. Gökyüzüne değil, aynı zamanda iç dünyamıza da yükselmenin simgesidir. Şehrin karmaşası içinde sakin kalmanın, geçmişin izleriyle bugünü birleştirmenin, zamana karşı dimdik durmanın sessiz dersini verir.
Belki de bu yüzden Süleymaniye’ye her bakan, yalnızca bir yapı değil, İstanbul’un kalbindeki sükûneti görür.
