İstanbul Boğazı’nın ortasında, dalgaların ritmine eşlik eden bir yalnızlık yükselir: Kız Kulesi. Yüzyıllardır suların üzerinde duran bu zarif yapı, hem bir sır hem de bir masaldır. Şehrin gürültüsünden uzakta, ama ondan asla kopmadan, kendi sessizliğinde İstanbul’un kalbini dinler.

Efsaneler, Kız Kulesi’nin etrafında dans eder. Birinde, kızını yılan sokmasın diye kuleye kapatan bir kralın hikâyesi anlatılır. Fakat kader, denizin ortasında bile yolunu bulur. Başka bir söylence, kuleyi Bizans döneminde deniz feneri olarak görür. Kimine göre bir karantina adası, kimine göre bir gözetleme kulesidir. Ama gerçekte, Kız Kulesi her zaman İstanbul’un en duygusal sembolü olmuştur.

Kulenin taşlarına sinmiş bir melankoli vardır. Gün batımında Boğaz kızıl bir denize dönerken, Kız Kulesi o manzaranın merkezinde bir mücevher gibi parlar. Karşı kıyıdaki Salacak’tan bakıldığında, İstanbul’un bütün büyüsü sanki orada toplanmış gibidir.

Kuleye vapurla yaklaşırken hissedilen rüzgâr, insanı geçmişe taşır. Osmanlı’nın ihtişamını, Bizans’ın sessizliğini, modern İstanbul’un kalabalığını bir arada duyarsınız. Çünkü Kız Kulesi, bu şehrin zamansız belleğidir.

Belki de onun en büyüleyici yanı, yalnızlığıdır. Kız Kulesi, İstanbul’un ortasında ama hep kendi başına durur. Tıpkı şehri gerçekten sevenlerin hissettiği gibi: Kalabalığın içinde bile biraz yalnız.

Bugün restoran, müze ve fotoğraf noktası olarak yaşayan bu zarif yapı, sadece bir turistik durak değil; İstanbul’un kalbine açılan bir kapıdır. Çünkü Kız Kulesi’ne bakan herkes, biraz kendine, biraz da İstanbul’un sonsuz hikâyesine bakar.